Bugun...

LAİK CUMHURİYETE KARŞI YAKILMAK İSTENEN ATEŞ VE KUBİLAY

 Tarih: 21-12-2021 15:20:00
RUFAT ŞENER

Laik Cumhuriyet düşmanlarınca öldürülüşünün 91. yıldönümünde Mustafa Fehmi Kubilay’ı anıyoruz.

            Kubilay, öğretmendi; askerlik görevini yapıyordu, Cumhuriyet’in değerlerini korumaya çalışırken, Atatürk Devrimlerine karşı çıkanlarca yok edilmişti!

            Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne değin laikliği, insan haklarını, eşitliği, özgürlüğü savunan Atatürkçü, Cumhuriyetçi, demokrat, yurtsever, bilim insanı, sanatçı, asker, öğrenci o denli çok insanımız salt savundukları düşünceleri nedeniyle öldürüldü; ki tümü ulusumuzun ilerlemesine, gelişmesine, çağdaşlaşmasına, aydınlanmasına katlanamayanların eliyle yok edildi.

            Kubilay, Cumhuriyet’in laik devlet düzenine başkaldıranlarca 23 Aralık 1930 tarihinde şehit edildi. Bulunduğu yedek subay askerlik görevinin kendisine verdiği sorumluluk bilinciyle ve eğitim ordumuzun bir öğretmeni, Cumhuriyet aydını bir genç olmanın duyarlığıyla karşılarına çıktığı isyancılar önünde canını feda etmiş bir devrim şehidimiz oldu.                         

             Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdiğimiz Türk Devrimi’nin siyasal yönü ‘dinsel devlet’ yerine ‘laik devlet’ temeline dayalı cumhuriyet yönetimi ile şekillenmiştir. Bu, ulus ve ülke yönetiminin ‘dinsel kurallara’ göre değil, ‘laik ve çağdaş kurallara’ göre düzenlenmesi, devletin inançlar yönünden saygın yansızlığını kurmak demekti.

              Bu anlam ve öğreti, Türkiye’yi Türkiye yapan, Cumhuriyetimizi çağdaşlık ve uygarlık yoluna taşıyan ilke olmak bakımından ‘laiklik’ adını taşıyordu.

              Cumhuriyet Türkiye’sinin bu temel özelliğine karşı tutucu, bağnaz kişilerin önderliğini yaptığı kalkışma ve isyanların bir örneği de Menemen’de yaşanan, Kubilay’ın şehit edilmesi direnişidir.

               Olayın kısa tarihi şudur:  

          Beyinleri körelmiş bir grup Nakşibendi tarikatı mensubu İzmir ilimizin Menemen ilçesinde, çevresine topladıkları yandaşlarıyla birlikte ‘şeriat isteriz’ bağırtılarıyla olay çıkarırlar. Halktan bazı kimseler de kendisine katılır. Başlarında Derviş Mehmet vardır.  Bu grup ilçe içinde yeşil bayrak açarak halkı isyana, Cumhuriyete karşı direnmeye çağırır. Kısa zamanda sayıları artan bu sapkınların karşısına, yakın yörede görev yürüten Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ve küçük birliğin eratı çıkar. Yanlarında eğitim mermisinden başka mühimmatı bulunmayan küçük askeri birlik, bu isyancıları dağıtamaz. Devrim savunucusu Asteğmen Kubilay, isyancıları uyarma gayretinde bulunursa da yanılgılarını göremeyen isyancıların açtıkları ateş altında, bir tüfek kurşunuyla vurulur. Bununla yetinmeyen isyancılar Kubilay’ın başını bir bağ testeresi ile keserek, yeşil bayrak asılı bir sopanın ucuna geçirirler. Giderek bu şeriatçı isyancılar Menemen sokaklarında dolaşarak, tüm halkı isyana katılmaya kışkırtırlar. Bu direnişi önlemeye çalışan Hasan ve Şevki adlarında iki mahalle bekçisinin de canına kıyarlar, onları şehit ederler.

               Derviş Mehmet’in bu kalkışması, laik Cumhuriyete karşı yakmak istedikleri bu ateş, Devrim’in aydınlık gücü Türk Silahlı Kuvvetlerince bastırılır. Suçlular yargılanır, hak ettikleri cezalara mahkûm edilirler. Ne var ki bu Menemen gerçeği, Cumhuriyet’e karşı direniştir; insan yaşamına aklı ve bilimi egemen kılmak öğretisine, aydınlanmaya karşı direniştir.

               Biz; Kubilay’ı beraberinde mahalle bekçileri Hasan ve Şevki’yi, Cumhuriyetimizi çağdaşlığa ve uygarlığa taşıyan Atatürk İlkeleri, laik devlet ve toplum yaşamının yüce değerleri adına şehit verdiğimiz bir Türk genci bilerek, katledişinin 91. yıldönümünde anıyoruz.

             Unutmayalım ki bizler, aydınlanma kültürünü, aklın ve bilimin yaşamı yönlendirme gücünü, laik düşünceyi özümsemedikçe, ulusumuzun geleceğini cehalet karanlığında boğmak, ülkemizi Orta Çağ’ın karanlıklarına taşımak isteyenler hep çıkacaktır.

              Osmanlı Devleti döneminde ’31 Mart Vakası’ (13 Nisan 1909) adını verdiğimiz, Derviş Vahdeti öncülüğündeki kalkışma gibi Cumhuriyet tarihimiz içinde Derviş Mehmet’in öncülüğünü ettiği Menemen kalkışması da bağnazlığını giderememiş, inançlarına tutsak olmuş ve aklın özgürlüğünü tanıyamamış çevrelerce üretilmiştir.  Bu bağlamda yakın geçmişte yaşadığımız, inançları yüzünden kıyım görmüş insanlarımıza yönelik Çorum, Kahramanmaraş ve Sivas katliamlarındaki gibi.

              Nitekim 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanagelen Fethullahçı Terör Örgütü’nün kalkışması da bu örneklerdendir. İsteği de laik devlet yapımızı, Cumhuriyet yönetimini sona erdirmek, Türkiye’de bir İslam Devleti kurmak! Kaynağını dinden alan, bir mezhebin duyuş ve düşüncesini, bir inancın yaşama biçimini, toplumumuzun farklı inanç ve anlayışlarına kabul ettirmek, devlet yönetimini din kurallarına dayandırmak.

            Yaşanan bu kalkışmanın, silah kullanarak insanları itaate, din devleti kurmaya çağırmanın zorbalığını gösteren güç odakları salt yurt içinde değil sınırlarımız dışında da köktendinci yapılarıyla varlık gösterebiliyorlar. Taliban örgütlenmesi Afganistan’da devlet yönetimini ele geçirirken; IŞİD, El Kaide, El Nusra gibi dinci terör örgütleri de ülkemizin güney sınırlarında komşularımız Suriye’de ve Irak’ta boy gösterebiliyor.

             Unutulmamalı ki ‘Fethullah Cemaati’ hareketi de masum bir görünümle eğitim alanına girerek toplum ve devlet yaşamında yayılmayı başarmıştı.

             Dinsel inançların toplum yapısının temelini oluşturması arayışlarına karşı Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılında Kastamonu’da verdiği söylevinde “En doğru, en hakiki yol medeniyet yoludur.” diyor. Bu yolun nasıl açılacağını da Cumhuriyet’in 10. Yıl Söylevinde gösteriyor: “Türk milletinin elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.” sözleri, ulusumuzun çağdaş uygarlığa erişme isteğinde   yol göstericilerinin akıl ve bilim değerleri   olduğunu vurguluyor.  

              Mustafa Kemal Atatürk, “Eğitimdir bir ulusu ya şanlı ve yüksek bir toplum halinde yaşatır, ya da geriliğe ve bilgisizliğe tutsak eder” der. Yetişen genç kuşakları medeniyet yolunda, aklın ve bilimin ışığında araştırıcı, sorgulayıcı yetiştirmedikçe, laik düşünceyi yaşamın her alanında egemen kılmadıkça, hurafelerin ve dogmaların peşi sıra koşan çevrelerce ulusumuzun yolu daima karartılmak istenecektir.

              Bu açmazlara düşmemek için, Türkiye’de aklı ve bilimi yol gösterici seçmiş, çağdaş, ulusçu, laik öğretim ilkeleriyle donanmış gençler yetiştirmeyi, okullarımızda ulusumuzu uygarlıkta en ileri düzeye taşıyacak eğitim öğretim programları uygulamayı amaçlamalıyız.  Türk ulusu geleceğini bilimsel ve laik eğitim programlarıyla yetişmiş gençleri eliyle varlığını ve ulusal birliğini koruyacaktır.

             Ne var ki, son günlerde toplanan 20. Millî Eğitim Şûrası kararları alınırken, bir grup ‘eğitimci!’  Sendika üyesinin “Okulöncesi öğretim programında çocuğun gelişim düzeyi dikkate alınarak din, ahlak ve değerler eğitimi yer almalıdır.” önerisi de oy çokluğu ile kabul edildi.

             Bu “eğitimcilerce!’ önerilen ve kabul edilen karara pek çok demokratik kitle örgütü, ADD ve ÇYDD gibi dernekler tepki gösterdi. Derneğimizin, Atatürkçü Düşünce Derneği   Genel Başkanlığı’nın bu konudaki yazılı basın açıklaması şuydu:

            “Bu öneri kararı ‘çocuğun üstün yararı’ ilkesine ve pedagoji bilimine aykırı, çağ ve akıldışı bir karardır.

              Böyle bir kararın uygulanması okul öncesi eğitim çağındaki çocuklarımızın ruh ve akıl sağlıkları için ciddi bir tehdit olacaktır.

              Eğitimin bilimsellikten uzaklaştırılıp dinselleştirilmesi, ilköğretimde ‘4+4+4 sistemi’ ile yaratılan olumsuzluklar, 8 kez değişen Milli Eğitim Bakanlarının ve her birinin yapboz denemeleri, okullarda din ve ahlâk bilgisi derslerinin bazı tarikat ve cemaatlere verilmesi, Bakanlığın kimi şaibeli ve laik Cumhuriyet karşıtı vakıflarla imzaladığı protokoller, hukuken tartışmalı ‘zorunlu din dersi’ uygulaması ve nihayet  ‘dindar ve kindar nesiller yetiştirme’ çabalarının eğitimde nasıl bir felakete yol açtığı ortada iken, bir de Milli Eğitim Şuralarının tarihsel  ve bilimsel önem ve değerlerine uymayan bu çağ dışı kararın alınabilmiş olması gerçekten esef vericidir.

              Atatürkçü Düşünce Derneği; bu kararı kabul etmemekte, büyük Atatürk’ün gösterdiği “Muasır medeniyet seviyesini aşma” hedefine ancak laik, bilimsel, çağdaş ve ücretsiz eğitim ile ulaşılabileceği gerçeğini Millî Eğitim Bakanlığına hatırlatmayı görev saymakta ve bu öneri kararının asla uygulanmayacağını duymayı beklemektedir. Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”

             Milli Eğitim Şurasında alınan bu kararı izleyen günlerde Bakanlık, bir düzenlemeyle 4-6 yaş arası çocuklara yönelik okulöncesi eğitimde öğrenci sayısını, köy ve benzeri yerleşim yerlerinde en az 5 öğrencinin olması sınırına indirdi.

              Eğitimcilerin ve pedagoji uzmanlarının tartışmasız birleştikleri bir gerçek var; onlar normal zekaya sahip bir çocuğun 9-11 yaşına kadar soyut düşünemediği gerçeğini kabul ediyorlar. Giderek Cumhuriyet gazetesinde 07-12-2021 günlü köşe yazısında Sayın Prof. Dr. Emre Kongar “Bu açıdan çocukların henüz soyut düşüneme yetenekleri gelişmeden, değerler konusunda sadece ‘yap ve yapmamalardan ‘yani ‘emir ve nehiylerden’ oluşan dini veya dindışı bir eğitim almaları onları dogmatik bir kafa yapısına mahkûm eder. Dogmatik kafa yapısına sahip bir nüfusla da Türkiye’nin dünya ile rekabet etmesi olanaksızdır…Dogmatik eğitim ile yetişen kişiler hem cahil kalır hem de demokrasi düşmanı olan zalim yönetimlerin en önemli kaynaklarından birisini oluştururlar… Dini veya dindışı herhangi bir dogmatik eğitim alan çocukların düşünce yapılarında ciddi sıkıntılar oluşur. Sorgulayıcı, araştırıcı bir tavır geliştiremezler. Gerçeklere, olgulara, verilere dayalı bilgilere değil, inançlara göre davranırlar. Eleştirilere tamamen kapalıdırlar. Sadece kendi inançlarına, düşüncelerine uygun olan fikir, yorum ve önerileri dikkate alırlar.” diyor.

            İşte bu noktada Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü tekrar anımsıyoruz: “Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü güçlükler önünde, belki amaçlara tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, aklı ve bilimi rehber edindiğimizi onaylayacaklardır. Zaman hızla değişiyor, milletlerin, toplumların, bireylerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişimini inkâr etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel ilke üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçım olurlar.”  Sözleri; Türkiye’nin genç kuşaklarına Atatürk’ün bir dogma, kalıplaşmış bir kural bırakmadığını gösteriyor.  O, ulusumuzun gelecek günlerini, Atatürk Devrimi’nin nasıl sürdürülmesinin gerektiğini, Cumhuriyet yönetiminde her şeyin ve ülke yönetiminin bilimin ışığında ve aklın yol göstericiliği ile başarılmasının gerekeceği düşüncesini bizlere miras olarak bırakıyor.

             Türkiye, ‘muasır medeniyet seviyesi’ndeki yerini inanç merkezli eğitim sistemi içinde değil, laik ve demokratik eğitim sisteminde bağımsız  ve özgürce düşünebilen gençleriyle alacaktır.

  Bu yazı 430 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI