Bugun...

BAŞÖĞRETMEN’İN EĞİTİM DEVRİMİ

 Tarih: 23-11-2021 19:16:00
RUFAT ŞENER

         Gazi Mustafa Kemal önderliğinde yiğit Anadolu insanları kadın erkek demeksizin el ele vererek Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı zafere taşımışlar; Türk vatanındaki emperyalist işgali sona erdirerek kurdukları Türkiye Cumhuriyeti devletinde başardıkları Aydınlanma Devrimleriyle yarınlarına güvenle bakan onurlu ve saygın bir Türk ulusu var etmişlerdi.

          Geçmiş yıllarına ve Osmanlı dönemine baktığımızda, 6 yüzyıl boyunca Arap harfleriyle öğrenim görmenin zorluğunu ve başarısızlığını yaşayan Anadolu halkının Cumhuriyet’in ilk yıllarına dek pek de okuryazar olamadığı biliniyordu.

          Öteden beri Türk dili ve Türk kültürü üzerine çalışmalar yapan Atatürk, bu sorunu görüyor ve kurucusu olduğu Cumhuriyet yönetiminin; ancak eğitimli, bilgili ve donanımlı bir ulus gençliğiyle yüceltileceğine inanıyordu. Ki, ulusumuzun bu toplumsal cehaletinin giderilmesi, insanlarımızın okuryazar olmalarının yolu da ancak bir yazı devrimi ile gerçekleştirilebilirdi. Bu eğitim devriminin ilk adımı Latin alfabesinden yararlanarak Atatürk önderliğinde geliştirilen Türk alfabesinin 1 Kasım 1928 tarihinde kabul edilişiyle atılmıştı. Millet Mektepleri kurularak, gece kursları açılarak da başlatılan eğitim seferberliği içinde Harf Devrimi, Atatürk Türkiye’sinin özlemini duyduğu okuryazarlığı artırmanın, ulus çocuklarının aydınlanmasının kapılarını açacak bir anahtar olmuştu. 

           Millî Mücadele’nin en netameli günlerinde (15/21 Temmuz 1921), Türk ordusunun Sakarya’ya kadar çekilmek zorunda kaldığı Kütahya- Eskişehir muharebelerinin süregeldiği günlerde   Ankara’da, Maarif Kongresi’ni toplayan Mustafa Kemal, henüz vatan selâmete kavuşmamışken, öğretmenlere Kemalist Devrim’in hedeflerini göstererek, onlardan ulusun geleceği genç beyinlere, öğrencilere ulusun istikbâl yollarını göstermelerini istiyordu. Eğitimin, bağımsızlığını kazanmış ve yeni bir devlet kurmuş Türk ulusunun karşısındaki cehalet duvarını yıkacağına olan inançlarını aktarıyordu bu kongrede verdiği söylevde.

            Mustafa Kemal, Türk öğretmenlerine seslenerek yüzyılların ihmali sonucu ortaya çıkan bozuklukların, ancak eğitim alanındaki çabalarla giderilebileceğini, eğitim öğretim alanındaki savaşın kazanılmasının, askeri cephedeki savaşı kazanmak   kadar, hatta ondan daha önemli olduğunu açıklıyordu bu söylevde. Eski öğretim yöntemlerinin ulusu gerilettiğini, yeni programların ve kitapların hurafelerden arındırılması gerektiğini, yeni yapımıza uygun olacak eğitim yolunun çizilmesini ve milleti yetiştirmenin en kutsal görev olacağını açıklıyordu konuşmasında.

            Bu konuşmasının bir devamı da görülecek 1 Mart 1922 tarihli Meclis konuşmasında, “Bizim takip edeceğimiz maarif siyasetinin temeli, öncelikle mevcut cehaleti gidermektir. Genel olarak bütün köylüye okumak, yazmak ve vatanını, dinini, dünyasını tanıtacak kadar coğrafi, tarihi, dini ve ahlaki bilgi vermek ve dört işlemi öğretmek milli eğitim programımızın ilk hedefidir. Bu hedefe varmak, maarif tarihimizde mukaddes bir merhale teşkil edecektir.” açıklamasını veriyordu.

          Bu söylevinde “Medeni ve çağdaş bir toplumun ilim ve irfan (kültür) yolunda yalnız bu kadarıyla yetinmeyeceği kuşkusuzdur. Milletimizin dehasının gelişmesi ve bu sayede layık olduğu medeniyet seviyesine çıkması, yüksek meslekler erbabını yetiştirmekle ve milli kültürümüzü yüceltmekle mümkündür. Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin sınırı ne olursa olsun, en önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek öğretilmelidir”” buyruğunu veriyordu öğretmenlerimize Mustafa Kemal.

             Zafer kazanıldıktan ve ülkemiz işgalden kurtarıldıktan sonra da Türk vatanının bayındır kılınmasında ve Türk insanının kalkınmasında   sıra merhum Prof. Dr. Bülent Tanör’ün deyişiyle ‘Kuruluş’ evresine gelmişti. Türk vatanının Kurtuluş’unun mimarı Gazi, ulusun gerçek kurtuluşun da peşindeydi; ki bunun açıklamasını da Bursa’da 27 Ekim 1922 günü, İstanbul’dan gelen 517 kadın ve erkek öğretmene seslenerek şöyle yapıyordu:

             “Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak gereklidir ve olacağız. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak böylece olur. Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularımızın zaferi için yalnızca zemin hazırladı.  Ordularımızın zaferini siz tamamlayacaksınız. Gerçek zaferi siz kazanacak ve devam ettireceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. Ben ve sarsılmaz imanla bütün arkadaşlarım, bütün gücümüzle sizi takip edeceğiz ve eğer kültür yolunda herhangi bir engelle karşılaşırsanız, sizin karşınızdaki engelleri kıracağız; bütün gücümüzle sizin fikirlerinizi ileri yürüteceğiz” sözleriyle eğitim ordusunun askeri ordudan çok daha önemli olduğunu gösteriyordu.

               Bu anlayışla 25 Kasım 1920 tarihinde Meclis’te alınan, öğretmen ve öğrencilerin askeri yükümlülüklerinin ertelenmesine değgin karar da cephedeki savaş kadar eğitimde verilecek savaşın ne denli önem taşıdığını gösteriyordu.    

            Bu düşüncelerden yola çıkan Mustafa Kemal, eğitim yolunda bilime ve akılcı düşünceye inanıyordu: “Dünyada her şey için, medeniyet için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, doğru yoldan sapmaktır.” diyordu.  Aksi halde de “Hiçbir mantıki delile dayanmayan birtakım ananelerin, akidelerin muhafazasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede kayıtları ve şartları aşamayan milletler hayatı makul ve pratik düşünemez. Hayat felsefesini geniş gören milletlerin hakimiyeti ve esareti altına girmeye mahkumdur.” diyordu.

           Mustafa Kemal’in ereği Türk ulusunun çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıktığını görmektir. Cumhuriyet’in 10. Yıl Söylevinde vurguladığı gibi “Milli kültürümüzü çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş yüzyılların gevşetici zihniyetine göre değil, çağımızın hız ve hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana oranla, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da başarılı olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir” sözleriyle Türk Devrimi’nin felsefesini, ideolojisini anlattığı bir gerçektir.

            Onun içindir, Millî Mücadele sona erdikten sonra, bir arkadaşının Gazi’ye sorduğu şu soruya verdiği karşılıksa çok anlamlı ve önemlidir:

          - “İşte memleketi kurtardınız. Şimdi ne yapmak istersiniz?

           - Milli Eğitim Bakanı olarak milli kültürü yükseltmeye çalışmak en büyük emelimdir.” karşılığını veren Mustafa Kemal’e, Türk ulusu ve Türk öğretmeni de 24 Kasım 1928 tarihinde “Başöğretmen” sanını veriyor ve O’nun açtığı yolda yürümek kararlığında ant içiyordu.

           Mustafa Kemal başkomutandı; ulusumuzu zafere kavuşturmuştu. Ülkemizi emperyalizmin işgalinden, ulusumuzu tutsaklıktan kurtarmıştı.  Zaferin üstüne yeni bir devlet ve millet var etmenin savaşımını vermişti. Devrimciliğin en zor adımlarını atmıştı; ki bunların en zor olanıyla, okuma- yazma seferberliğiyle ve açtığı çağdaş okullarla ulusunu kalkındırmayı başarmıştı.  Bunun için de biz   O’nu ulusumuzun ‘Başöğretmeni’ bildik.

           Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı eğitim devrimiyle Anadolu Aydınlanması başarıldı; bağımsız ve çağdaş bir ülke, başı dik bir ulus yaratıldı. Kadını ve erkeğiyle eşit haklara sahip Türk ulusunun çağdaşlaşma atılımlarında, bilimin evrenselliğini koruyan yüksek öğrenim kurumları açıldı. Devrimin anlamını kavramış gençlerimiz bilim insanı, sanatkâr, eğitimci, hukukçu, doktor, mimar, mühendis olarak kadınıyla erkeğiyle yüzümüzü ağartan başarılar kazandı. Köhnemiş düşünce ve kanaatlerin ördüğü cehalet duvarları yıkıldı. Yurdun dört bir yanını saran sıtma, trahom, verem gibi hastalıklarla mücadele edildi.  Ülkemizin bayındır kılınması istemiyle insanımızın temel ihtiyaçlarını karşılayan pek çok sanayi tesisi açıldı; ülkemizin dört bir yanına demiryolu bağlantıları kuruldu; efendi göreceğimiz Türk köylüsü umut dolu bir gelecek ve dirençli bir yaşam   kazandı.

           Kurtuluş evresinde özgürlüğü için dünyanın yedi düveline karşı bağımsızlığını kazanan Türk ulusu, Atatürk’ün öncüsü olduğu Devrimler ile de Kuruluş evresinin başarılarını kazanarak insanlık ailesinin onurlu üyesi olmayı başardı.

            Ne var ki son yıllarımızda bazı çevrelerin Aydınlanma Devrimi ateşini küllendirmeye, Yüce Atatürk’ü her fırsatta hedef göstermeye çabalamalarından geri kalmadıkları da görüldü. Atatürk ve devrim düşmanlarınca katledilen Merhum Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın anlatımını kurduğu ve bir kitabına verdiği isimle “Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği” her ortamda boy gösterdi.  Bu yolda Kurtuluş’tan sonra başlattığımız Kuruluş evresi heyecanının ve özgüvenin, ulusumuz insanlarının elinden alınmasının kapıları da aralandı.  ‘İkinci Ordu’ adını vereceğimiz irfan ordumuzun, öğretmenlerimizin eğiteceği çocuklarımızı aydınlatacak akıl ve bilim meşalesinin ışığı söndürülür oldu. Giderek Atatürk’ün eğitim devrimindeki kararlı tutumu, devrimciliği, laik Cumhuriyet öğretisi teokratik devlet yapısına dönüştürülür oldu.” Kanla irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” dizesinde yorumladığımız eğitim anlayışımızı, ’laik hukuk’ ve ‘laik eğitim-öğretim’ anlayışını bugün Millî Eğitim Bakanlığı, düzenlediği protokollerle kimi tarikatlarla bağlantılı vakıflara   devreder oldu.  Bu gidiş Türk Milli Eğitiminin ders kitaplarından ‘Evrim Teorisi’nin çıkarılmasına, var oluşumuzun akla dayalı anlatımından nakle dayalı anlatımına, ‘Yaratılış Teorisi’ne dönüştürülmesine dek sürdü.

           Gazi’den sonraki yıllarda köylümüzü aydınlatan öğretmenlerimizin varlığından ürken örümcek kafalı baronların temsilcileri eliyle Köy Enstitüleri’ni kapatmamız gibi uygulayageldiğimiz taşımalı eğitim sistemi uyarınca kimi köylerimizden öğretmenlerimizi çekerek, okulları kapatarak da   o çevre insanlarına pek çok kapıyı kapatmaktan geri kalmadık.

          Yaşadıklarımız önünde Türk ulusu unutmamalı ki; Mustafa Kemal Atatürk’ün deyişleriyle “Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da bir milleti esaret ve sefalete terk eder.”  Bu sözlerde vurgulanan eğitim anlayışından sapmaksızın Başöğretmen Atatürk’ün başlattığı eğitim devriminin temel değerlerini korumak ve uygulayıcısı olmak da Türk öğretmenin görevidir.

            Bu duygu ve düşüncelerle  ‘Başöğretmen’ sanını verişimizin 93. Yıldönümünde ulusal,  laik ve demokratik sosyal  hukuk devleti  Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu,  “Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.” sözleriyle ülkesinin geleceğinde  yol  gösterici  Başöğretmen ve Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü   saygı ile anar;  bilimsel ve  ulusal eğitim yolunda öğrencilerini yetiştiren tüm öğretmenlerimizin ‘Öğretmenler Günü’nü kutlar; geleceğimizin umudu çocuklarımızın –öğrencilerimizin başarı ve umut dolu günler yaşamasını  dileriz.

  Bu yazı 90 defa okunmuştur.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI